Bilal Dursun YILMAZ

Bilal Dursun YILMAZ

[email protected]

Baba…

23 Ağustos 2021 - 09:28

Dün sabah bir ölüm haberiyle gözlerimi açtım. Ölen kişi bir arkadaşımın babasıydı. Arkadaşım babası için hiç gocunmadan, yüksünmeden; “benim babam çoban” derdi. Kendi çilekeş hayatını anlatırken de babasından gururla söz ederdi ve dün o arkadaşım; “babam kalp sektesinden vefat etti” deyince feci şekilde müteessir oldum.
Ölüm, öyle uzak görünüyor ki… Salalar hep başkaları için okunuyor…
Arkadaşımın çilekeş hayatıyla kısmen de olsa benzer noktalarımız var dolayısıyla bu ölüm bende de etkili bir empati duygusu oluşturdu…
Babam…
Vefat ettiğinde henüz elli yaşlarının başındaydı… O da ani bir ölümle, bir trafik kazası sonucu diyar-ı âhara gitmişti… Ben o zaman yurt dışındaydım, ağır yaralı diye telefon açtılar ama ilk anda anlamıştım bu dünyaya göz yumduğunu… Buraya kadar yazdıklarım benim için olmasa da okurlarım için sıradan şeyler ölüm hep var ve sanki hep başkaları için geliyor…
Evet, o meşhur araba arkası yazısı var ya çoğumuzun aşinası olduğu; “Baba çınar gibidir meyvesi olmasa da gölgesi yeter” minvalindeki bu sözü oldum olası hoş bulmam; olumsuzlukla, yoklukla, eksiklikle başlaması bana bu sözü hoş göstermez. Hatta biraz da itici ve saçma bulurum. Ne demek meyvesi olmasa da? Meyve zaten sensin yani evlat değil mirdir… Evet, baba belki ulu bir çınara atıf yapılarak onun gölgesine sığınmak anlamında ifade ediliyor olsa da yine de bu söz bana anlamsız gelir.
Ben babanın meyvesini de gölgesini de öyle bir gördüm ki bunları yaşamamış olsaydım belki de dünyayı bütün bütün babasız yaşadım sayabilirdim.
Arkadaşımın rahmete giden babası için hissettikleriyle benim derin bir duygudaşlık kurmuş olmam galiba geçmişte yaşadıklarımdan ve hissettiklerimden ileri geliyor.
Yaşım 30’a baliğ olmasa da yakındı babamı rahmeti rahmanın kucağına gönderdiğimizde. Garip olan şu ki geriye dönüp baktığımda babamla yaşadığım mahdut birkaç silik hatıradan başka bir şeyin olmadığını görmüş olmam. Evet, babamla çok az şey yaşamıştım. Tam bir baba-oğul ilişkisi kuramamıştık. Bunun pek çok sebebi vardı: birincisi uzun gurbetlikti, ikincisi ananevi yaşam tarzımız, üçüncüsü mevcut sosyal şartlar, dördüncüsü fıtrat ve mizaç ve sair…
Sadece bir kere bir Cuma günü cami önünde babamdan bir talebim olmuştu. Küçük bir istek; “baba, bana resim defteri alır mısın?” demiştim sonucunu hatırlamıyorum ama herhalde almıştı. O günden sonra babamdan bana bir şey almasını hiç istememiştim daha doğrusu isteyememiştim. Hatta kurduğum bir işin devamı için gerekli olan para babamda vardı ve ben onu isteyemediğim için habersiz almıştım da sonradan haberi olmuştu… Ve elindekinin tamamını vermişti. 
Böyle yazınca akıllarda şu soru hâsıl olmuştur; “acaba bu kadar iletişime kapalı, evladının talepte bulunmasına çekindiği kadar sert ve diktatör bir insan mıydı babam” hayır, tam aksine son derce sakin, çocuklarına şefkatli bir insandı. Dedim ya fıtrat, mizaç, yaşam tarzı ve sair sebepler…
Şöyle ifade edeyim; evet, babamdan hiç harçlık istemedim ama hiç harçlığa da ihtiyacım olmadı ta ki babam bu diyardan gidene kadar. Hatta şunu söyleyeyim 96-97 yıllarında lisede okurken bazı öğretmenlerime borç para bile veriyordum. Detayını anlatmıyorum bu tarihlerde bu ülkede yaşayanlar bu dediğimi garipsemezler; 90’lı yıllarda pek çok öğretmen pazarda limon satardı. Bunu bir sosyal tahlil ve dediğimi ispat için söyledim…
Ben, çocukken gurbete çıktım. O yüzden çok silik hatıralar hariç babamla yaşamışlığım neredeyse yok gibi… Biraz da aşırı dominant bir anne etkisi de eklenince gerisi anlaşılır…
Çocukken büyümüştüm… Çocukken para kazanmaya başladım. Öyle ki işsizlik ülkemizde her zaman vardı ve insanlar iş bulamamaktan yakınırlarken ben onlara imrenir şunu derdim; “ya keşke ben de biraz işsiz kalsam da dinlensem, keyif etsem” çok saçma gelen bu sözü ciddi ciddi söylerdim. Çünkü bana o telefon gelene kadar işsizliğin ve parasızlığın nasıl bir his, ne menem bir duygu olduğunu hiç tatmamıştım. Babam hayattayken benim bir işim değil, hep işlerim vardı; berberde çırakken bile ek iş olarak ticaret yapıyordum. Hep yoğundum, iyi kötü para kazanıyor kimseye; “babama bile” muhtaç olmuyordum. Öyle ki lisede öğretmenlere borç verirken henüz üniversitede birinci sınıfta okurken de iş sahibi olmuştum. O zamanda da yine birkaç işi bir arada yürütüyordum; berber dükkânı işletiyor, erkek takısının moda olduğu bir dönemde Eminönü’nden sipariş ettiğim bijuteri malzemelerinin tasarımını ve satışını yetiştiremiyordum satmaya. Başka işlerde hakeza… Daha üniversite bitmeden bin USD gibi o zaman için bile hatırı sayılır bir maaşla işe başlamıştım mezun bile değildim. Benim için iş ne ki… Şaşardım işsizlerin haline… 
Bir gün kardeşimden o telefon geldi; “babama araba çarptı, durumu ağır” o, “durumu ağır” kısmı işin yumuşatmasıydı… Zaten insanın yüreği hemen hissediyor…
Benim çalıştığım şirket cenaze için uçak biletlerini gidiş-dönüş olarak aldı, tazim, hürmet her şey çok iyiydi. Cenazeyi defnettik bir hafta sonra geri dönmüştüm çünkü yoğun bir işim vardı ne mi oldu? Bizi henüz öğrenciyken bünyesine katmak için türlü kulisler yapan şirket yöneticileri birkaç gün sonra işimize son verdiler…
İşte o zaman çok net anladım ki hüner benim sanatkâr, ya da iş beceren biri olmamda değilmiş işin sırrı babamdan sudur eden kabul olmuş dualardaymış… Çünkü o gitti bütün sır çözüldü. O, elden değil de gönülden veriyormuş meğer… Elinde olsa vermez miydi? O gün bugün oldu diyebilirim ki değişen pek bir şey olmadı…
Dedim ya çok az hatıram var babamla… Onlardan aklımda en canlı kalanı; bir gün İzmir Kemeraltı’ndan belediye otobüsüyle eve dönüyoruz o sırada da babamla aramızda eskiden beri çok nadir vuku bulan baba-oğul sohbeti ediyoruz. Geleceğe dair planlar yapıyoruz; evliliğimden yurtdışında ne kadar daha kalacağıma kadar pek çok konuyu konuşurken ben iki de bir; “annem buna üzülür, annem buna ne der” gibi cümleler kuruyordum. Tabi bunun geçmişe uzanan bir nedeni vardı: ben daha 4 yaşlarımda belki yoktum, bir siluet şeklinde hatırladığım şey; annemin romatizmadan küt olmuş bacaklarından duyduğu acılardan feryat figan ederek el yapımı bir sedye ile köylülerin omuzlarında iki metreyi aşan karları yararak 20 kilometrelik keçi yolundan arabaya bindirileceği yere taşınmasıydı. Yaşadığımız coğrafyanın rakımı iki bin metrenin üstüne olunca normal bir kış böyle olurdu o zamanlar... İşte o gün bugündür annem hep hasta ve biz çocuklar da hep; “annemiz ölecek” korkusuyla yaşadık, bu korkuyla büyüdük o, korku öyle ki iliklerimize işlemişti bu yüzden “hep annemiz” dedik, onu üzmemeye odaklı bir yaşantıyı tercih ettik (ne gariptir ki o da kendine hep üzülecek şeyler buldu ve buluyor). O yüzden de o otobüste “annem, annem, annem” deyince rahmetli babamın gözlerinden boşalan yaşlar yanaklarına akarken sağ elinin işaret parmağıyla göğüs kafesini göstererek; “benim yüreğim yok mu, ben taş mı taşıyorum, ben üzülmem mi” diye figan etmişti. İşte o zaman bunu fark etmiştim… Baba yüreğini…
Dün öğretim üyesi o arkadaşımın çoban olduğunu gururla söylediği babasını genç yaşta geçici olarak da olsa kaybetmesi bana bu duygularımı hatırlattı ve o arkadaşımın da duaya çok ihtiyacı olduğunu bildiğimden derin bir iç geçirdim ve belki hiç yeri değildi ama “dua kaynağın gitti” dedim. Hangimizin reddedilemez bir duaya ihtiyacı yok ki? Ben işin gölgesini-meyvesini anlamam, araba arkası, duvar yazısını falan da bilmem ama en keskin, isabeti hiç şaşmayan ok gibi hedefi tam on ikiden vuran duanın baba duası olduğunu çok net bilirim. O yüzden baba duası alanın bahtiyar, bedduası alanın da bedbaht olduğunu çok gördüm. Ondandır ki baba haksız da olsa bir evladın hakkı yoktur ki babasından hak dava ede…

Bu yazı 199 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum